9 Temmuz 2013 Salı

Haybeden saçmalamalar

- Ben küçükken babamla vapura binerdik. Ama neyin vapuru, neredeyiz ve nereye gidiyoruz bu konu hakkında en ufak birşey bile hatırlamıyorum. Tek hatırladığım şey, o vapur giderken ortaya çıkan köpükler beni çok büyülerdi. Babama "Bu köpükler neden oluyor?" diye sorduğumda zannedersem sonrasında çığ gibi artacak olan sorularıma açıklama yapmak istemeyecek olacak ki (veya teknik şeyler açıklayacaktı ve iyice kafam karışacaktı ya da büyülenmemi bozmak istememişti) bana dönüp şunu söylemişti: "Hani sen pipetle nesquik içerken üflediğin zaman baloncuklar oluyor ya bardağın içinde, küçük çocukların canı vapurda sıkılmasın diye bir sürü kişi pipetle denize üfleyerek bu baloncukları yapıyor" demişti.

 O an artık küçücük aklıma nasıl mantıklı gelmiş ki daha sorgulamamışım bile.

Bu yüzden her zaman vapurda dışarda en arkaya otururum. Her seferinde aklıma bu gelir. Bu sabah Üsküdar'dan Beşiktaş'a motorla geçerken denize eğilip baktığımda da hatırladım bunu. Baloncuklar. İşe giderken benim gibi insanların canı sıkılmasın diye bir sürü kişi pipetle o baloncukları yapıyor.

 - Ramazan da geldi ya, daha ilk günden darlamaya başladı insanlar. Neyse ki bizim koca ofiste sadece iki kişi tutuyor oruç (biri Türk'le evlenip müslüman olan bir Amerikalı).

Ramazan eskiden ramazanmış. Ben o devirleri şahsen yaşamadım. Benim ailemde bir tek babam arada sırada tutardı. Hiçbir zaman özenmedim. Yapabileceğimi de sanmıyorum. Zaten tutmamam çevremdeki insanların çok daha hayrına gibi geliyor. Gün boyu yemek yiyebilip sıvı tüketen ve sigara içen bir insan olarak bile çevreye tehlike arz ediyorsam, kendimi aç, sabah kahvesini içmemiş ve 18 küsür saat sigarasız kalmış biri olarak düşünemiyorum bile. Herhalde insanlıktan çıkardım. O yüzden tutabilen kişilere gerçekten saygım büyük. Ama ramazan oldu mu inanılmaz bir havaya bürünüyor her taraf. Herşey slow motion gibi. Tek fark insanlar daha sinirli. Bütün gün bitmek bilmeyen bi "Akşama iftarda ne yesek" konusu.

İnsan ister istemez bir mahalle baskısı altında gibi vicdan da yapıyor. Günde 2 paket içip de ramazanda oruç tutan tiryakiye "Ya, dur, sigara içiyorum gelme yanıma, canın çekmesin" ezikliği karşısında herif sana "Yok lan valla hiç canım istemiyor, kokusu bile çok kötü geliyor şu an öööğğ" muamelesi çekiyor. 'Ulan' diyorsun içinden. 'iftarını sigarayla açıyorsun'. Böyle bi acayip. Davulcu konusuna hiç girmiyorum bile.

- Bazen diyorum ki, "Neyse ki insanlarla aramda kalın, kurşun geçirmez, basınç dayanıklı cam var". Normal gündelik hayatımda bu camın yokluğunu çok hissediyorum.

- Aylardır tek başıma, yalnız yaşıyorum. Geçen dedim ki artılarını eksilerini yazayım. Artılar daha çok çıktı ama eksilerin niteliği daha ağır basan bir unsur.

- Artı hanesinde bulaşık da var. Mütz'le birlikte yaşarken düzenli bir aile hayatımız vardı adeta. Her akşam aynı saatte masada akşam yemeği yerdik. Akşam yemeği esnasında konuşalım diye televizyon bile açılmazdı. Ama zaten 7/24 berabersin yani, televizyon açmasan kaç yazar. Aynı binada farklı departmanlardayız ama yine de bi tutulma oluyor haliyle.

Konuşma bi süre sonra şöyle bişeye dönüyordu:

Lasombra: *aynı anda yemeği çiğneme sebebiyle ortaya çıkan uzun sessizlik sonrası* Bugün Melek Abla (eski işyerindeki çaycımız), Anna Hanım'ın takımı için hazırladığı açık çayları bizim departmana dağıtınca ortalık karıştı. (ama onlar gerçekten içine çay demi damlatılmış sıcak su içiyorlardı)
Mütz: Hadi ya?
Lasombra: Evet. *Yine bi 1-2 dakikalık sessizlik* 
Mütz: Bize çay servisi yapılmadı bugün.

Neyse yani, konu dağılıyor, demem o ki, her akşam bu düzenli akşam yemekleri yüzünden inanılmaz bulaşığımız çıkıyordu haliyle iki kişi olmamıza rağmen. Artı konusuna da gelirsek, 'tek yaşıyorum amına koyayım' mantığıyla herşeyi kafama dikme gibi bir alışkanlık geliştirdim. Arkadaşlarım bilirler, o yüzden benim dolabımda tek içimlik şeyler vardır. Kutu kola, kutu ice tea, şişe bira (sanki bira fıçısı alıyordum önceden), küçük şişe su. Tek içimlik değilse de, amaaaan koy götüne yaa, dikerim kafama. Ev benim. Buzdolabı benim. Süt kartonu, portakal suyu benim. Evime gelen kendi içeceğini getirsin yani. Dolayısıyla bardak kirletme oranım da sıfıra yakın birşeyler. Akşam yemeği olayı da anca birisi gelirse. O da yemeksepeti sağolsun.

- Eskiden her hafta meyvesinden sebzesine etine kadar kallavi erzak alışverişi yapan bünyeye alışmış olan buzdolabı da, garibim, bomboş duruyor artık. İçinde kahvaltılık birkaç birşey, içecek, ilaçlar ve ordan burdan siparişle gelen ketçap mayonez ve bilimum şeyler haricinde hiçbir şey yok. Ha bi de yaz sebebiyle buzluk full dondurma dolu o kadar. Arada o kadar boşluğun arasına annem sayesinde zeytinyağlı fasülye, barbunya, efendime söyleyeyim, zeytinyağlı portakallı kereviz falan giriyor. Öyle bir eğreti duruyor ki o yiyecekler anlatamam. Buzdolabımın dili olsa, "Ben neresi, burası kimim?" dicek. O derece.

- Mütz'le farklı gelişmeler de var. Üç buçuk ay kadar önce aylarca hiç konuşmamamız üzerine ilk defa irtibat kurdu benimle. Benim inadım inat, nasıl bir damarım varsa artık gebersem bile onunla konuşmak için ilk adımı asla atmıyordum. İlk adım ondan gelmemiş olsaydı şu an bile konuşmuyor olurduk eminim. Velayetini paylaşmış olduğumuz kedi sayesinde laf önce lafı sonra başka şeyleri açtı. Evine falan ziyarete gittim. Aşırı üzüldüm. Biz birlikte ev ararken içine girmeye bile tenezzül etmeyeceği bir evde oturuyor. O sıralar finansal sıkıntısı yoktu herhalde veya yansıtmıyordu. Nefret ettiği bir işte çalışıyordu. Zaten biz ayrıldığımızda da işsizdi, evden taşınınca o nefret ettiği işe girmiş. Sonra orayı da bıraktı. Şu son 2 aydır yine işsiz. Sıkıntısı çok büyük anladığım kadarıyla ve çok yalnız. Her ne kadar biz ayrıldığımızda bütün ortak arkadaşlarımızı "sakın ola taraf tutmayın" diye uyarmama rağmen sanırım kimse görüşmüyor onunla. Herkes kızgın. O da bu duruma haliyle üzülüyor. Öte yandan da "Ben bişey yapmadım, hem onlara ne, senle ben ayrıldık!" diye sinirleniyor. Bense söylediği cümlenin sonuna katılmakla birlikte "Ben bişey yapmadım" bölümünde yavşak yavşak gülüp "Hee canım hee" diyebilecek seviyeye bile geldim. Geçen konuşurken de zaten, "Biliyordum. Hep söylüyordum. Onların hiçbiri benim arkadaşım değildi. Benimle sadece birlikteyiz diye görüşüyorlardı" dedi. Bence bu bi insanın hayatında kabullenebileceği en zor şeylerden biri. Ben kendimi çok kötü hissederdim şahsen.

- Ara sıra halen görüşüyoruz, ben gidiyorum, o geliyor. Sanırım benim aradığım şey tam anlamıyla bir "kapanış" yaşamak. Hayatımın çok büyük bir kısmını kaplayan bir insan birden çekip gitti ve şimdi kendi isteğiyle geri geldi. Aşağılıkça olacak ama biraz egom tatmin olmuyor değil. Belki de buna ihtiyacım vardı, ne biliym. Öte yandan onun bu halini görünce önce üzülüyorum, sonra bir an 'oh iyi oldu sana' diyorum içimden. Salise kadar. Sonra da yine üzülüyorum.

- Bu sene ilk defa bekar olmamdan olsa gerek, tam bir kutlu doğum haftası yaşadım. 7 günde beş ayrı pasta kesildi. Sanırım 10 kilo aldım. Semoke özellikle inanılmaz güzel bir parti organize etti Kuruçeşme'deki evlerinin çatısında. Boğaz ayaklarının altında. Müzik, dostlar, ye iç sıç gül. Güzeldi. En güzeliyse kılımı bile kıpırtatmamış olmamdı. Geriye de Semoke'yle benim habersiz çekilen şöyle bir fotoğrafımız kaldı:
  

- Birilerinin zorlamasıyla psikiyatriste görünmemle anti-depresan kullananlar familyasına katılmam bir oldu. Kuş gibi güle oynaya içeri girip, omuzlarım çökmüş ve şaşkın olarak çıktım ofisinden. İki aydır kullanıyorum şimdilik. Bi ara "İyiyim ben bırahçam yiee hömhömhöm" diye bıraktım ilaçları ama bir hafta boyunca süren acayip bir baş dönmesi yaşayınca, "tamam kullanırken etkisini hissetmiyosun, çünkü ben adaptasyon konusunda çok şükelayım ama öyle zort diye de bırakılmaz dingil!" sinyalini yedim beynimden ve tekrar göründüm. Yine başlattı doktor. Üzerine de fırça yedim. Ne biliym lan ben. Tıp bilgim Grey's Anatomy'le sınırlı. Şimdi ayın 26'sında MMPI diye 566 soruluk lanet bi test varmış. Ona sokacakmış beni. Evet-hayır soruları. Artık manyak mıyım, psikopat mıyım, ak koyun kara koyun çıkıcak yani ortaya. 

Biraz araştırdım, abidik gubidik sorular var lan. Mesela, "Ben aslında terzi olmayı çok isterdim, çok iyi yapabilirdim". falan. Şimdi hafif kıllanmıyor değil insan, kesin altında başka bişey var bu sorunun. Birincisi, ulan baba mesleği, ne biliym, aile etkisi falan olmadığı sürece kim durup dururken "Hımhımhım gideyim terzi olayım" der? Benim aklımın ucundan bile geçmedi hayatımda terzi olma fikri. Öte yandan o soruya hayır derken de, "Vay amına koyim acaba kimbilir neye hayır diyorum" diye içinden geçiyor insanın. Soru o kadar saçma geliyor ki çünkü, kesin var bi bokluk.

Al mesela. "Kütüphaneci olmak güzel olabilirdi." Eyvallah, kitap severiz, okuruz. Dört sene kitap okumaktan başka bişey yapmadık dil edebiyat okuduk da, kütüphanecilik? Harbiden mi yani? Ciddi ciddi soruyorsun yani. Yorumlanırken ne denicek mesela ben buna hayır dediğimde? "Hasta, şifreli kütüphaneci sorusuna hayır diyerek aslında sessiz, sakin, düzenli, kültürlü bir yaşamı reddediyor." Tamamen salladım tabii şu an. Olay kitapların oluşturduğu ortam. Hangi tür insanların kütüphaneci olduğunun asla alakası yok bence. Nitekim benim rastladığım kütüphanecilerin, aksi, suratsız, sürekli çatık kaşlı, tek gözle görülen vasfı minimum düzeyde bilgisayar kullanma becerisine sahip insanlardı.

- Şaka bi yana, merak ediyorum aslında sonuç ne çıkıcak. Neyse aldığımda yazarım artık buraya.

- Bunlar dışında, geleneksel July 4th partisinde görevli olarak çalıştım. July 4th partisinin ayın 2'sinde yapılması ayrı bir ironiydi tabii. Vali falan da oradaydı. Yakınına girip "heryertaksimheryerdireniş" diye mırıldandık durduk. Ama çaktıramıyoruz elbette. Ajan gibi tipimiz, gözlerde güneş gözlüğü, siyah gömlek, siyah kumaş pantolon, siyah topuklu, boynunda görevli kartı, bi elde telsiz bi elde davetli listesi, kapıdayız, bir havalardayız ki anlatamam. Zannedersin efbiayda çalışıyoruz. Ama sonra vali geliyor, kontrolden sonra içeri alırken arkasını dönünce bütün karizmayı yerle bir ederek "heeeryir taaahsiiim heryerdireniş" diye mırıl mırıl slogan atıyosun. Komikti. Eğlenceliydi, ben çok eğlendim şahsen. Davetliler içeri girince bizim de işimiz bitti içeri girdik, oh. Ye, iç, danset.

- O değil de bugün olan bişeyi anlatmam lazım. Bugün bir başvuru sahibinin parmak izini alırken, yanında küçük çocuğu da vardı. Şimdi 14 yaş altından parmak izi alınmıyor, o yüzden sadece annenin alıyorum, kadın makineye koyuyor elini, makine acayip sesler çıkartıyor falan, ben de gayet kibarım kadınla karşılıklı gülümsüyoruz. 

Tam bitiricem ki, çocuk o sırada annesine dönüp "Anne acıtıyor mu?" diye sordu. Annesi tam ağzını açıcaktı ki, artık nasıl bi beynim varsa birden "Acıtıyo tabii, elektrik veriyoruz ordan, nihohohohoho" dedim, demesem iyiydi ama. Bunu dememle çünkü çocuğun "Anneciğiiiimm, canını yakıyorlar anneciğiiiimm" diye feryat figan bekleme salonunun ortasında ağlaması bir oldu. Ben, şok. Ağzım göbeğime düşmüş vaziyetteyim. Çocuk deliriyor. Annesi sakinleştirmeye çalışıyor. Bizim ofistekiler noluyoruz diye benim arkama toplanıyolar. Ben "Yaa, yok... Şş.. Çocuk! Yok şaka yaptım şaka, elektrik yok. Yani var da, makine çalışsın diye var, vermiyoruz." diye kemkümlüyorum, annesi benden daha şok bir yandan da gülüyor allahtan, ben özür üzerine özür. İşlemlerini tamamlıyorum en sonunda kadının, pasaportu uzattıktan sonra da çocuğa bi tane çikolata veriyorum, "Barıştık mı?" diye soruyorum. Çocuk bi çikolataya bi bana bakıyor, tereddütlü, annesi o sırada "Alsana annecim ne kadar ayıp abla sana çikolata veriyor" diyor, çocukta halen bana karşı bir güvensizlik var. Anne birkaç bişey söylüyor, ne söylediğini duymuyorum bile ama çocuk birden "Elektrikadam çukulataaaaaaaaaasıııı" diye kapıveriyor çikolatayı.

Yok anam. Ben çocuklarla hiç anlaşamıyorum.



 

1 yorum:

Ophelia dedi ki...

Çoooook özlemişiz seni ya, neler neler olmuş. :')